20 Oca 2017

Yaşanmış Zen Hikayeleri-1

İpek Mecit


Zen ustası, şöyle bir baktı:









1.

Bunlar devirli arabalar beyim, sıcak sıcak bineceksin dedi. Cehennemi soruyordun, izle madem: Kalbinden bir ekmek koparıp uzattı (veriyormuş gibi yapıp geri çekti veriyormuş gibi yapıp geri çekti). Ekmek zordur Selinay. Ekmeği kuşlar bile tanıyamıyor.

Ağzında sakızıyla kara kuru bir kuş geçti dükkânın önünden. Az ötede, kimsenin, birinin, kendi kendinin spor sayfasına yenmiş bir zeytin çekirdeği gibi düştü, yığıldı. Selinay utanmıştı. 2,5 liraya alıp ikişer ikişer yuttuğu tasarım harikası sakızlardan utandı Selinay. Ölünün başında bekleyenler, kara kuru kuşun içinden geçiyordu aslında. Ölünün sonunda, akşam oluyordu.

2.

Zen ustası, Selinay'a beyim diye hitap etmişti. Sezai Karakoç ise bayım diye hitap etmişti. Hadi zen ustası cahil diye düşündü Selinay. Zen ustası para mı vardı da okula gitsin? Gitti it gibi çalıştı işte zen ustası diye düşündü Selinay. Zen ustası, ilkokuldan sonra okulun ve caminin çeşmelerinden su içmeye gitti. Bir gün, dükkâna devrimli arabaları getirdiler. Şapkalı a'lı adam, usta bunlara bir el at, para filan sıkıştır (döviz yasaktı), vidasını gevşet, aklını al, lastiklerinden çocuk parkı yapılmış hüzünlü trenler gibi üz bunları usta, gözünü seveyim. Bizim ülkemizde iki başbakan vardır. Biri sevdiği insanları kesip dağıtır. Diğeri sevmediği insanları kesip dağıtır. Şimdi bu arabalar çalışırsa, Allah sevdiği kulunu yanına alırmış hesabı, bu cennet vatanı alır götürür uzaklara…

3.

Allah, Türkiye'yi içten içte seviyordu.

4.

Kara kuru kuş, zen ustasının yanında işe başladı. Sabahları atlara su varıyordu, yoncacık gagasının alabildiğine suyla, anahtarlarını istemeye istemeye bırakan müşterilerin sımsıkı bağlandığı atlara öğlenleri ve iyi akşamları da su veriyordu kara kuru kuş. Günde 2,5 liraya çalışan Çinli oyuncaklar gibi, günde 2,5 liraya çalışıyordu. Selinay, ağzında sakızıyla dükkânın önünden geçti. Az ötede, devrilmiş birkaç araba üzerine tartışan adamlar, cam tavanın azizliğine uğrayıp göçtüler. Zenci usta, asıl elleri ile yaptığı menemeni, spor sayfasına, köyde bir enstitü edasıyla kurdu. Yemekten sonra, Selinayın içinden dırı rı rı rı rı rı rı rıım diye bir şarkı geçti. Kara kuru kuşun en sevdiği şarkı. Cam tavada yemek bittiğinde, altındaki sayfanın tamamını okumuş oluyordu zen ustası. Cam tava, ustanın bilgeliğini döktürmek için en çok kullandığı metafordu. Ayna ve plastik de iyidir aslında. Ama cam sağlıklıdır, yıkaması da kolaydır. Cam, görmeyle ilgilidir. Selinay'ın buralarda dolanması da bununla ilgilidir. Selinay (1982-?) , görünmez olmak, görünmezliğin imkânlarıyla zengin olmak ama tüm bunları mantıklı ve inandırıcı sebeplerle izah etmek isteyen bir insandı (özünde iyi bir insandı).

5.

Japon sanatından çıkmış bir hali ile GO oyunu, masaya oturdu. Atla başlamak isteyen Selinay'ın aksine, oyun kara kuru kuşla zen ustası arasında geçiyordu. Oyun, patlak vermişti. Zavallı beyaz taş, ustanın çaresiz bakışları arasında, kuşun midesini boyladı. Bir kuşla karşılaşmanın en duygusal yanı, kuşun sizi ekmek zannetmesidir. Kara kuru kuş, 30 yıldır 2 kyu seviyesindeki ustanın taşlarını lokum gibi öğütüyordu. Usta, japonya gibi düşünmeye başlamıştı. Kuşun kıyıda köşede kalmış bir taşını bulup pearl harbour niyetine saldıracaktı. Tahtanın Selinay’a bakan tarafında, bir taş bekliyordu. Usta, parıl parıl gözlerle taşı süzdü. Taşın yalnızlığı, ustanın gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Zen ustası, o an, yalnızlıktan taş kesildi. Kara kuru kuş, atlara su, sigara ve don-atlet götürdü. Atlara döviz vermek yasaktı.

6.

Selinay, görünmezliği elde ettikten sonra ne yapmalı?

a- banka soymalı
b- milli piyangonun kendi biletine çıkmasını sağlamalı

7.

Dükkanda işler iyi gitmiyordu. Ustanın yenilgi günlüğü habire doluyordu. Kuru kuş, milletin lastiğini indirme işine girdi. Bir dükkanın önünde belli bir amaç için toplanmış kalabalık, millet olmuştur. Bu türden bir millet, ustaya köşeyi döndürtebilirdi. Selinay, banka soymaktan vazgeçti. Çünkü ele geçirdiği paraları hiçbir zaman kullanamayacaktı. Paraların üzerindeki resimleri herkes tanıyordu. Parayı uzatır uzatmaz, yakayı ele verecekti. Bi dakka Yunus Emre değil mi bu, hırsız var! diyerek üzerine yürüyeceklerdi.

8.

Bostan sahibi, ille de cevizlerim tutturdu. Milli piyango, bilet sahibine çıkmıştı.

9.

Buralarda bir camcı yaşıyormuş? Mahiyetinde bir soruyla burun buruna geldi. Beklediğinden daha zor bir soruydu. Zaman kazanmak için burnunu filan çekti. Tam 2 saniye bravo, dedi kendi kendine. Zaten insanoğlu, düşündüklerini kimse duymasın diye sık sık burun çeker, hayal ettiklerini kimse görmesin diye gözlerini kısar ve.

Camcılar da yaşıyor be evlat dedi; biraz sitem, biraz da t harfinden türeyen tükürükle. Her yerde cam var şimdi. Etrafına bir bak. Şu göğe ip gibi sarkan ofis binaları, sen de onlardan birinde yaşıyorsun belli, şu göğe ip atlar gibi atlayan ofis binalarına bir bak, koskoca ve kapı kadar develer saçını düzeltiyor bakıp bakıp, yenilir yıkılır şeyler mi bu ofisler Allahaşkına, insanları kesiyorlar içerde, kimse göremesin diye camdan yapıyorlar bu ofisleri. Sonra bi çocuk taş attı, hop, oldu sana cam kırığı şiirler. Bu dünya kurulurken, mezopotamya takır takır döşenirken, tahta çiviler öküz arabalarına fakirler gibi doluşurken, arş-ı âlânın tam karşısına Babil dikilirken sana sormadılar beyamca, sana bu yapı marketleri miras bıraktılar, bir de silikon tabancası tabii ki.

10.

Selinay, bir kez daha iş başvurusuydu. Yabancı dil, tecrübe, sağlıklı iletişim ve eli ayağı düzgündü. Selinay, bir sandalyeydi.

Ustanın bahçedeki ağacı çimentodan yemeye başlayınca, onu kesip Selinay'ı yapmıştı. Selinay da o gün, ordu milletten biraz daha erken uyanıp iş dünyasının fizik kanunlarına uygun olarak saçını başını şekil yapmıştı. Jöle denince akla gelen bir adam ürkekliğinde merdivenleri indi. Asansörle taşınan eşyalar gördü, taşınan insanların. Güneşe ve suya doğru kımıldayanların, dokununca küsenlerin, küçük, sessiz hareketleri, büyük koşuşturmanın lastik tabanlarına sinen renk ve haftasonu olunca bütün kirlilerin aynı makinada toplanması. Hediye edilebilir bir insan olmak -tanrının anne babaya bir armağanı olmak dışında elbette- işe alınmanın ilk şartıydı. Bazı insanlar di lü lüt diyerek turnikelerden geçerken, bazıları di dot diyerek geçemiyordu. Herkesin bildiği, ama herkesin söyleyemediği bir parola gibiydi böylesi hayatın sırrı. Asgari kalori miktarı yaklaşımıyla çizilen il sınırları ve ülke sınırları vardı. Diyet listeleri vardı. Kahvaltı İzmir gibi, akşam yemeği Bayburt gibi olmalıydı. Selinay, buralarda yaşayan bir camcının önünde bekledi, bekledi.

11.

6,5 milyar büyüklüğünde bir insan, ölülerinden yarattığı eşsiz kompozisyonu gururla sergiledi, herkes de gördü. Artık bilgisayarınızı güvenle kapatabilirsiniz.

12.

Taksiciye adres sormak ne kadar ayıpsa, Selinay, buralarda yaşayan bir camcının önünde o kadar bekledi. Lastik yuvarlayarak araba oynayan Zen ustası, kararmış ellerini kararlılıkla uzattı Selinay'a. O kadar uzaktan uzattı ki, İngiltere'de Hintçe bir kelime.

13.












14.

Kara kuru kuş, paketle sigara alıp tek tek satıyordu. Apartman alıp daire satıyordu. Kitap okuyup şiir satıyordu. İnsan gibi yaşıyor, böbrek gibi para ediyordu. Dolmuş olarak gidiyor, koltuk olarak duruyordu.

15.

Hükümet numaraları artarak ilerlemeye başladığında her şey çok geçti. Zen ustası, derin bir nefesle bütün cevizlerini topladı, o hayalindeki memleketi, onu hep çeken bilmediği bişeylerle dolu ancak ayakkabılarının bir türlü gitmek istemediği ülkeyi kimse görmesin diye, gözlerini, çuvalın en köşesine, cevizlerin en altına, karanlığın en güzel gününe sakladı. Görülmemiş bir yerden gelmek usta işi bir gelmektir. Zen ustası, oradan, kıtlık ve savaştan, bunların bir yer adı kadar yerleşik, birleşip petrol olalım düşüncesi kadar eski, bitkisel, ölü ve bugünlerde herkese farklı gülen toprağın insan sureti kadar mekan dışı olduğu oralardan geliş o geliş buldu kendini.

16.

Yaşayan camcı, numaratörlü tesbihini bir hükümet daha ilerletirken diafondan gelen sesle irkildi. Senin taptığın, benim ayağımın altındadır mı diyordu ne diyordu. Altın lafını duyar duymaz, satanik bir ürperme geldi. İçindeki köpekbalığını güvenle izliyordu. Kat kat aşağı indi, yeryüzünü mitolojide mahallenin en güzel kızı tırnağıyla kazmaya başladı. Bişey yapmadım edasıyla ellerini kaldırmış milyon yıl öylece bekleyen ağaç buldu. Teoride mümkün, pratikte yerin dibine geçmiş bir yaşam. Manzara kapatırken Allahından bulan uçaklar buldu. Pire için yorgan. Bir ceviz çuvalı. En altta bir çift göz.

17.

Zen ustası, yığıldı kaldı. Patlayan bir silikon tabancası.

18.

😊

19.

Vapurumu vermiyorum diye bağıran kalabalığı gördü. Genci, yaşlısı, kadını, çocuğu ve vapuruyla gelmişlerdi. Vapur tüm olan bitenden habersiz, güvertesinde yatıyordu. Antalyalı biri var mı? Antalyalı ben yokum dedi zen ustası. Kalabalığın biraz içinden illaki biri çıktı, kravatını yıkadı, ütüledi. Bağırdıkça büyüyen kalabalığa doğru adam kravatını konuşturuyordu. Pamuktan, ketenden anlatıyordu. Öyle tarlalar anlatıyordu ki, bir ucundan diğer ucunu, geceleyin düşmesin diye ağacın altına sıkıştırmış öylece yatıyordu vapur. Soğan-ekmek yiyen bir tarla faresi kadar mutluydu. Varsın en güzel yemeğin kokusu en kötü komşudan gelsin. Seni balkondan attırmak için imza toplayan bir teyze vardır her zaman. Herkesin bir imzası vardır. Ev sahipleri, depremi öküz boynuzuyla yapıyor zannediyo, o yüzden pastaneden saman değil ekler alıyorlar. Kiracının çocuğu, bodruma saklanan siyah köpeği arıyor, kuru boyaları bitmek üzereymiş. Böyle renkler söyleme çocuk, yakalarlar seni. Ben de onlara kafa atarım. Atamazsın, onların kafalarında seninkinden daha siyah bir köpek var dedi zen ustası.

20.

Selinay, on milyonluk çağla aldı seyyar satıcıdan. Normalde bu paraya bu kadar çağla gelmez. Polis, sizden kontör istemez. Polis, sizden, sağlık, mutluluk, para ve aşk getirmesini ister. Seyyar satıcı, para üstünü istedi vermek. Kelimeleri niçin yutarlar biliyor musun? Uzayda değil, evimizde yaşıyorlar. Kentin seslerini kayıt altına alma merakı bazen hoş olmayan sonuçlar doğuruyor. Bir at arabası atı, çingenesine la havle çekerken, beşinci kattan sapsarı dolmuşların camına doğru fırlayan şeftali çekirdeklerinin patlaması, ışığı ilk sönen evden çıt çıkmayan sesin, birilerini uyandırmak isterken aynı anda birileri iyice uyusun diye bağırılan insan seslerine, daha yan masada rihanna getirilmeye çalışılırken üç çeşit yemek sekiz milyondu ne güzel seslerine karışması gibi. Bin yıl sonra birinin eline geçtiğinde, vapur da her şeyi tek tek ötmüş bir güzel. Sizin de dolabınızdan sürekli bir şeyler çalınıyorsa, soba alegorisinde mandalina kabuğunun, ayça da contemporary ece de contemporary gibi bir denkleşime tekabül ettiğini düşünürsünüz. Çingene dedi ki, adamlar peşindeyse benim adımı ver. At arabası atı da bilemiyorum dedi.

21.

Hayrete düçar olan, bir daire çizer. Kalabalık, okulların ve camilerin çeşmelerinden su içmeye gitti. Güvertesinden gururla atlayan vapur, renkli tebeşirlerle çizdiği etrafının içinde huzura kavuştu. Zen ustası ve Selinay, bir bankta on milyonluk çağlayı bitiremediler. Bu hayatta bazen itfaiyeyi, jandarmayı, bilinmeyen numaraları ve zabıtayı ararız. Zabıtayı ararız ki koşuşturma olsun. Zen ustası, parktan öylesine geçen simsiyah bir köpekle yere bir daire çizdi. Bostan sahibi, ille de tutturduğu cevizlerini arıyordu. Dairenin içine de baktı, bulamadı. Ustayla göz göze geldi, orada da bulamadı. Bezik oynayan kadınlar geçiyordu yoldan, onlara sordu. Antalyalı onlar da yoktu. Japonya'dan gelen go oyunu kadınların başına toplandı. Eliniz nasıl? Herkes, hırsızlıktan eline baktı. Herkes, elinde ağır bir sineğin tuzsuzluğunu gördü. Kiracının çocuğu, bir bardak soğuk suya dört küp şeker atarak karıştırdı. Yazın neşesi olarak.


Not: Bu öykü, daha önce Kasım 2013 tarihinde http://zenhikayeleri.blogspot.com.tr/ adresinde yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder